Ah babam... canım babam... neden indin İstanbul'a !...
Babam ne zaman dünyaya geldi bilmiyorum lakin bir 25 Nisan sabahı kaybettim... hemen hemen Anzac-ların Çanakkale de Gelibolu yarımadasının Arıburnu yarları altında sahillerine çıktığı saatlere denk geliyordu son nefesini verdiği an bilmem hangi mehmet ile tarih tünelinin bir yerinde çakışmış olarak eş zamanlı verdi nefesini... Anzac-lar gibi oda ne olduğunu bilmediği,,, onlara vaat edildiği gibi hayaller yüklü bir vaadin ardından gitti...
bu gün, tarih; Anzac-lara vaat edilenlerin sorgulamasını yapacak verilere sahip olarak gerekli cümleleri kuruyor lakin babam için henüz kurula bilecek bir cümle yok... çünkü gittiği yerde vaatlerinin gerçekliğine dair bir iz yok tıpkı eş zamanlı olarak nefesini veren mehmetlerden haber gelmediği gibi... umarın babam ve mehmet ve mehmetler: inandıkları her şey onlar için bekledikleri üzere gerçekleşiyordur... yoksa onlara o beklentileri vaat edenlerin vaatleri sonrası ellerine geçenler ile sürecekleri mutluluklara tanık olanların tanıklıkları hüsran dolu bir yaşam tanıklığı olacak yanarım aynen kendi yaşamıma yandığım gibi...
babam, canım babam... her baba kadar ve dahi her babadan daha cesur ve her babadan daha korkusuz bir baba... kendi düğününde giydiği kıyafetini tanımlarken söylediği yoksullukta varsıllık idi... pantolonundaki diz yamasının, yaması eridiği için yamasının orta yerine düğünün son günün gerçekleşeceği perşembe günü, cuma gecesi girmeden önce yapılan son yamasından söz eder keyiflenirdi... o gün yaşadığı hayatın, ona armağanı mutluluğun toplamı gibi..
ve bu yoksulluk ve yoksunluk içinde sahip olduğu ilk çocuğu kem göze gelmişti ve toprak her şeyden önce almıştı ilk çocuğunun... yumuk yumuk elerini, ellerinin ayası arasına alıp kokladığı oğlu toprak ile ilk hemhal olandı ve o bu duruma bir dur demek gerektiği için askerden sonra hayatına yeniden şekil vermeyi dert etmişti kendine...
asker ocağında Ali oklunda öğrendi ilk okumayı ve de yazmayı... çok sık yazı yazma ihtiyacı duymazdı, duymazdı ve de yazmazdı lakin yazdığı vakit; iki üç satırda harflerin büyüğü küçüğü fark etmez ve bilmezdi hiç bir grameri ve dahi kuralını tüm anlatacağı şeyleri anlatı verirdi seçtiği üç beş sözcükte...
asker ocağın da kal, uzatmalı ol teklifi onun geleceği için ne büyük bir ümit maddi ve sosyal yaşamın değiştirmek için ne büyük bir fırsat olduğunu görür iken yaşamında ki tüm özgürlüklerinin de pantolonunun yamalarında saklı olduğunun farkında olacak kadar da feraset dolu bir yiğitti.
yeni ve taze umutların ardına takılıp önce kasabaya sonra ise tüm ülkenin hayallerinin saklı olduğu, taşı toprağı altın İstanbul'a ulaşım çabasının bir tek varlık nedeni... mutluluğun ve umutların kaybolmadığı yaşamlar saklı olduğuna inandığı İsatanbul'da taze ve dönüştürülmüş yaşamlar bıraktırma isteğindeki arzu... ve at başı giden özgür olma hali öylesine iç içe geçmişti ki; kendi aradığı özgürlük "çocuklarının mutlu müreffeh yaşamaları isteği" karşısında kendini korurken çocukları için gerçek mücadele alanları yaratamamıştı... ve lakin her biri ekmeğini eline almış, yuvalarını kurmuş ona torunlar vermişti ya... o özgürlüğünden hiç bir şey feda etmemesine ve her şeye rağmen kendi başına buyruk yaşama arzusuna rağmen olmamış mıydı bunca olan o dahi farkında olmadan... ve de lakin: son günleri pek çok meşrulaştırılmış bahane ardına sığınılmış huzur cümlelerine saklanmış evlat sözleri ile bir huzur evinin dört duvarı arasında sonlanmıştı...
evet, ya! ... evlatları, mutlu ve de mesut olsun istediği evlatları... kimseye muhtaç olmadan yaşama devam etseler de özgürlükleri neredeydi ve ne alemdeydi... özgürler mi yada kendi özgürlüğünden taviz vermezken ya çocukları, modern kavramların yarattığı modern hapishanelere mahkum bir yaşam ile öğretilmiş vaatlere aracılık yapıp onu son yolculuğa çıktığı yaşlılar yurdu ve... ve geride bıraktıkları... aynı vaatlere sarılıp özgürlüklerini koruyarak bir yaşam sürüyorlar mı...
bir orman köyü ki; ilk okulda bir dönemin kız çocuklarının favorisi Ayşecik öyküleri ile süslü şehirli çocuklar için manzara edilmiş hayali resimlerin sayfalarını süsleyen köy manzalarında ki evin muhteşem görüntüsünün fotoğraf karesi dışına evin muhteşem görüntüsü ile atılmış ve onun yapaylığında sıyrılmış bir dağ köyü manzarası... ve de bulutların sis aracılığı ile toprağa kavuşurken yaratığı renk oyunlarında boğuluşmuş dağın zirvesine konuşlanmış köyünde iki koyun, bir inek peşinde koşan... ahlat ağacında toplanan meyvelerin doldurmaya başladığı meyve çanağının kiren ile zenginleşmiş duruşu ve böğürtlenlerin damağa bıraktığı lezzetin görseldeki ifade de yer alması... kimsenin yollunu bilmediği ve hiç bir kervanın geçmediği bu köyde yaşamaktan vazgeçip... kentin okullarında radyo dinler, gazete okur, derken televizyon izler kitap biriktirir çocuklar... ve onlar bunları biriktirirken yaşamalarında aslında senden öğrendikleri en büyük öğretinin sahibi oldular... : özgürlük... ve onu çok önemsemeseler de senin kadar cesur olmadılar yaşam karşısında... boyunlarının kırıp zaman zaman özgürlüklerini kendi elleri ile teslim ettiler başkalarına.... ve fark ettiklerinde boyunduruktan kurtulmanın yollarının en korkak halleri ile aldılar karalarını... kanuni akit ve sözleşmelerin boyunduruğunda... hukuka bakmaksızın... kanuni bir yaşam,hukuka uygunluğu sorgulanmamış... kanunlara itaatkar... ve "hukuk" ile "kanunun" aynı şey olamadığını öğrendiklerinde...
her şey kanuni olu verdi... kanuni bir duruş ile özgürlüklere el konuş hali... babam babacım yahu... neden geldin kasabaya ve de hadi kasabaya indin, neden kalkıp geldin İstanbul'a ve de madem geldin ... ve okula gönderdin... gönderdin de, günlerden bir gün... neden hiç yapmayın demedin ... kitap okurken, okuma... gazete alırken, alma... radyo dinlerken kapat o radyoyu demedin.. neden sinemayı yasaklamadın... neden bizim elimizden tutup yazlık sinema bahçelerinde kendin uyudun bize filim izlettin... tiyatroda neymiş "hadin bakim gidin evde oturun" demedin... bize hep ama hep bir tek şeyde ikazda bulundun: "çocuğun yediği helal, giydiği haram" dedin... kıyafet anlamsız senin için beslenmekte doğru ve sağlıklı bir yaşam için beslenmek... ve yalnız karnın doyması değil fikrinde doyması idi... ne okuduğumuzu sorguladın ne yediğimizi...
babam, babam benim madem bu kadar sorgulattın ve öğürlükten yana tavır almamıza yol açtın... özgürlüğünden ve de verdiğin bir sözden zerre kadar dönmedin sözünün eri olarak doğdun ve yaşadın peki bize kanun önünde susmayı, hukuk nedir bilmediğinden mi öğretmedin... sende sana öğretilenlere mi kandın... peki gittiğin yerde öğretilenler tutuyor mu ...
bizi şehre indirdiğine değdi mi... biz tüm gördüklerimiz ve tanık olduklarımız karşısında kanun var diyerek susacak mıyız... kanun, hukuk mu ... neden İstanbul'a indin baba... iki koyun bir inek .. kervan geçmez kuş konmaz köyümde mutlu olurduk zaten... bildiğimiz iki kiren bir ahlat olurdu hatta hamd bile ederdik kimseye muhtaç olmadığımızdan... ahlattan pekmez yapar aşımıza tat ederdik... bilmediğimiz tatları öğrenip aradık nede özgürlükten dem vuran cümleler kurardık... ne kimseye dokunurduk... nede kimseye dokunduttururduk... koyunun peşinde gider ineği akşam sagar içerdik... temiz havada yaşar giderdik baba... belki de şimdi koyun koyuna yatardık... başkalarının derdi bizim derdimiz olmazdı...bizim derdimizde başkalarını... çoluğum çocuğum için dertlenirdim belki, senin gibi... ya şimdi tüm çoluk çocuklar ve tüm insanlar için... ve de özgürlüğün sözünü ve talebini de bilmezdim... ne güzel...
Ah babam... canım babam... neden indin İstanbul'a !...
c ince (Sabırla okuyana teşekkür... bu sabrı özgürlük ve demokrasiden yana alınan tutumlarda da göstermemiz beklentisi hatta talebi ile merhaba...)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar