Bir Kilit Bahir
Kalesi
hikayesi
Merhaba Dostlar, sesin sahibini mi merak ediyorsunuz? Kilit
Bahir Kale'si duvarında dile gelmiş bir
taş parçasıyım. Sessiz, sakin kalenin bedeninde oturur dururken birden dile
geldim ve Çanakkale Boğazı üzerine
tanıklıklarım sırası ile düştü dilime;
Benim insanlar ile tanışmam bundan dokuz yüz yıl kadar öncesine dayanır. İlk tanıştığım insanlar Ege
denizinde bu gün Midilli denen adadan gelmişler buraya. Sonrasında pek çok
farklı diller konuşan insanlar ile de tanıştım. İlk tanıştıklarımın dilini
konuşmasalar da hepsini anlıya biliyordum. Son zamanlarda gelen gidenlere kulak
misafiri olduğumda öğrendim, meğer çok önceleri de pek çok insanlar geçmiş bu topraklardan,
yüz bin yıl öncede insanlar yaşamış buralarda.
Benim ilk tanıştığım insanlar Aioller, onların milattan
önce yedinci yüzyılda, buradan beş
kilometre kuzeyde kurdukları kenttin sur duvarındaki yerimi alışım ile başladı her şey. Önce insanlar ile tanıtım ve
koparıldığım kayadan müstakil bir parça olarak başladı yaşamım. İnsanların
elinde şekillenen ilk halim ile tanıştım çevrem ile. Önce şu büyük su yolu Çanakkale
Boğazı ile tanıştım rüzgarın taşıdığı serinlikleri ile sonra, sonrada karşı
sahil ile oldu tanışıklığım. Şimdilerde insanlar "eski dünyanın merkezi"
diyorlar buraya; iki kıtayı ayırıyor bu boğaz aynı zamanda da iki denizi
birleştiriyor. Aioler birçok kent kurdu buralarda sur duvarları yükselince
gördüm onları. Karşı kıyıda Abidos ve bu kıyıda Madytos. Ve şimdi bulunduğumuz
yere Kynossema derlerdi. Milattan Önce 411'de bu Kilit Bahir Burnu önünde Sparta ve Atina
donanmaları büyük bir savaşa tutuştu.
Sonra Abidos’tan Sestos’a büyük orduların geçişine tanık
oldum. Boğazın rüzgarlı ve akıntılı sularını aşmak için çok emek sarf ettiler.
Milattan önce 480 yılında İlk köprüyü kurdu Pers Kralı Xerxes, Abidos ile benim kentim Sestos arasında. İlk köprüsü yıkılınca boğazın
rüzgarında Pers Kralı Xerxes Çanakkale Boğazını 1000 kırbaç ile kırbaçlattı. Sanki
kırbaçtan ders almışçasına sakinleşen boğazdan kurduğu ikinci köprü ile geçirdi
200bin kişilik ordusunu.
MÖ. 334'de Büyük İskender Asya’yı fethe giden ordularını bu kez
benim kentim Sestos’un kıyılarından Abidos’a geçirdi. Hep bir hareket vardı çevremde MS 4 ve 5. yüzyılda
batıdan Gotlar ve Hunlar gelip, kentimi yağmaladı.
Ardından büyük depremler yaşandı, yıkıldı pek çok kent gibi
benim kentimde. İnsanlar terk etti unutulmaya yüz tuttu. Tek tük insanlar görür
oldum ama o eski canlılık yok oldu.
Karşı kıyıda Roma İmparatorluğu yıkılıp ikiye ayrılınca
sonradan Bizans adı ile anılan Doğu Roman imparatorluğunun ileri karakolu kuruldu.Hemen karşı sahilim Abidos’un eteklerinde. O günden sonra İstanbul’a geçen her
gemiden vergi almaya başladılar.
Sonra Türkler ile tanıştım. Eski komşum Madytos’a ismini veren Ece
Bey 1356 Yılında Orhan Gazinin oğlu Süleyman Paşa ile birlikte Rumeli ye geçti.
Eski komşum Madytos’un adı onun adına izafeten şimdi Eceabat diyorlar.
Zaman hızla akıp gidiyor ya işte bu
arada Rumeli’ye geçen Türkler artık
buranın yerleşikleri oldu. Tek bir kent kaldı Ege'den Karadeniz'e ulaşım yolu
üzerinde Anadolu ile Avrupa kıtaları arasında eski Doğu Roma'dan adı; Konstantiye.
Yıl gösterirken takvim yaprağında 1453’ü, Osmanlı Padişahı genç Sultan
Mehmet, Konstantine’yi fethedip, Fatih unvanını aldı. Lakin 1453’te gerçekleşmeden fetih, sürerken kuşatma
Konstantine’yede Avrupa'dan gelip Konstantine’yi yardıma giden Venedik ve
Ceneviz donanmaları hiçbir dirençle karşılaşmadan Çanakkale boğazdan geçti. Bu
geçiş sonrası Konstantine’de Yedikule surları önünde bu donanma ile karşılaşan
Sultan Mehmet, atını denize sürüşte hırsını sulara gömdü.
Ve de yok etmek istediği bu donama ile baş etmesi ile gerçekleşen fetih
ardı bu Marmara'dan Ege'ye akan boğazın ve benim kaderimi değiştirdi. Unutulmuş
taş yığınları olarak terk edilmiş Sestos’ta yatarken 1462 de insanlar geldi kağnılar
ile ve de tek tek toplayıp yüklediler kağnılara.
Sonra ağır ağır gıcırtı ile dönen tekerlekleri üstünde bir uzun göç sonrası buraya
getirdiler bizi.
Fatih Sultan Mehmet, emir vermiş; “İstanbul
Türklerin elinde kalacaksa savunması Çanakkale’de başlatılacak”.Ve bu
emir ardı iki kale kuruldu Çanakkale Boğazının en dar yeri olan bu bölgede.
Biz Sestos’tan gelenler Kilit Bahir kalesinin bedeninden yeniden can
bulurken, karşı kıyıda da Abidos’un taşları ile Kaleyi Sultaniye
yükseldi. En dar yerinde karşılıklı duruşumuz ile Boğaza kilit olmuştuk. Her geçen gemi, boğazdan girip
bize yaklaşmaya başladığında önce top atışları ile selamladılar bizi. Sonra
boğazın akıntısına direnirken gemileri, bir sandala iner ve yaklaşıp sahilde Kilit Bahire harçlarını
ödediler.
Genelde sakin geçti günlerimiz askerler rutin faaliyetlerini yaparlardı.
İlk, sabah ezanı duyulurdu karşı sahilden sonra da köyden. Çoktan kalkmış olurdu
kale dizdarı yatağından, ayak yolundan dönerdi abdestini almış olarak. Bu arada yayını
gererdir Yeniçeri Ali daha “Bismillah
!..” deyip kalktığında yatağından. Tüfenkçi Hasan da ona nazire; söyle
doğrultup tüfeğini, gez- göz- arpacık bir nişan alırdı hayalindeki hedefe.
Sonra karşı kıyıdan Kaz dağlarını aşan güneşin ışıkları ısıtmaya başlardı
bedenimizi. Aydınlatırdı bir yandan da katları. Önce terasa temas ettiğinde ilk
ışıklar altıncı katın açıklıklarından dolmaya başlardı içeri gün ışığı. Ardı ardına
doldururdu ışık katarlı. 4, 3 derken 2. 1'ede gün ışığı dolduğunda çoktan sabah
namazı kılınmış olurdu kalede.
Bu düzen bozuluverdi bir gün; yıl 1915. Boğazın serin ve akıntılı
sularında, İngiliz ve Fransız gemilerinden oluşan itilaf donanması yüklenip duruyordu
geçmek için. Bir an önce tabyaları ve bizim olduğumuz hattı aşıp, ulaşmak için
İstanbul’a. Dayanıyordu tüm taarruzlara tabyalar, direniyordu. Mehmetçik
unutmamıştı emanetin bedelini… canımı veririm vermem diyordu bir karış
toprağımı. Her biri biliyordu ki; düşerse boğaz, düşer Anadolu…
Mecidiye tabyası komutanı Hilmi Bey Kilit Bahire damat olmuştu bundan üç
yıl önce, dün gibi hatırlarım ilk tanışmamızı. Harbiye’den mezun genç bir
teğmen ilk görev yeri Rumeli Mecidiye. Bir başını sokacak yuva ararken köyün
sokaklarında hem evini bulmuştu hem de eşi olacak genç kızı. O günlerde çok
gelip otururdu hendeğin kenarındaki köy meydanında. Boğazı seyrederken, çoluk
çocuğu ile mutlu günlerini hayal ederdi. 1912’de Balkan harbi verince patlak
ona da bir görev düştü ve katıldı Balkan harbine. İlk kez tanıştı savaşla
balkan harbinde çokta kahramandı. Yenilse de ordu balkanlarda onun başarıları
takdir görmüş ve ödüllendirilmişti. Çok acılar gördüğü için göğsüne takılmak
için verilen madalyayı harbin yazgısında yaşanan yenilgiden takamadı. Unutmadı
o günleri dönüp, tekrar geldiğinde Mecidiye tabyasında. Aynı acıları yaşamamak
için var gücü ile çalıştı Mecidiyede, 500 metre ilerdeki evinin yolunu unuttu.
Ama vatanın kutsallığını unutmadı.
7 Mart 1915 sabahıydı, yağmaya başladı yine mermiler tabyalara. Boğazda
gözüken gemilerden çıkmıyordu barutun bıraktığı duman. Mecidiye’ye ne oluyor
derken, karşı kıyıya düşen mermilerin çıkardığı alevleri oluşturan mermiler
nereden geliyordu. Anlamaya çalışırken olup biteni bir darbede İç Kule aldı
sırtından.
Bundan çok önceleri tabyalar kurulduğunda iç kulede hareketlilik bitmişti ya bitmesine o büyük yangın çıkıp, katlar arası ahşap döşemeleri yaktığında da etkilenmiş ve de kahırlanmıştık. Fakat biliyoruz ve tanık olduğumuz; Tüm acı ve kahırlarımız insanoğlunun yaşadığı ile mukayese edilmez.
Hele ki 1915… Mehmetçiğin Çanakkale’de yenilmez denen armadaya siper
ettiği bedeni… unutulmaz, unutulamaz….
Not : bu öykü 2012 yılında bir proje kapsamında kaleme alınmış ve hiç bir yerde yayınlanmamıştır...

Yorumlar
Yorum Gönder