Açlık...
Askeriyeden kullanım dışına çıkarılarak satılmış jiplerden biri ile havanın sıcaklığını da fırsat bilip üst tentesi dışında kapılarını sökülmüş olarak tozlu köy yolunda ilerliyorduk.. zaman zaman arkamızda bıraktığımız toz bulutuna aldırmaksızın zaman zaman yol elverdikçe hızda yapıyorduk.... lakin bu tüm gün içinde gezide birkaç kez den daha fazlada olmamıştı... köklerimin can bulduğu dağ köyüne doğru ilerliyorduk... doğduğumda ailemin bu köyü terk edeli on yılı geçmiş bir ayrılığın üzerine yirmi yıllık bir şehir yaşantısının hafızalara düşen hikayesinin izleri ile ilerliyorduk.... On yıl doğum öncesi yirmi yılda doğum sonra bir yolculukta dağ köyü yolunda toprak yolun virajlarında yol alan benim küçük dar hafızama gece yatak başında şehir çocukları annelerinin anlattığı masallar yerine annemin anlattığı köye dair anılarda şekillenen köyüm...
akşam olmak üzere iken babamın köyünü es geçip doğrudan anan köyüne yöneldik... zirveye yaklaştıkça ormanın bulutlar ile raksı karşılıyordu bizi.... akça pamuk yığınları misali duran ve çevresini grinin tonlamasının belirlediği bulutların arasına karışan eflatunun mora, morun maviye, mavinin yeşile, mavinin sarı ile halvetinde yaşanan şiddetin tonlamasında oluşan yeşil ile bizi karşılayan.. evet mavi ile sarının halvetinde oluşmuş yeşillin her tonu barındıran ormanlar içindeydik... yolculuğun bitişine yakın bir anda,. yeşilin her tonunda güneşin batışındaki kızılı da kendine yandaş yaptığı an... susuzluk sıcak ile birlikte günün akşama döndüğü saatler olasına rağmen çekilmez oluşu... kaynağının ormanın derinlikleri olduğu belli yanımızdan akıp giden çay... yaz mevsimine rağmen suyunu yitirmemiş yavaş yavaş kendini dağın eteklerine kavuşup denizlere ulaştıracak ırmaklara kavuşmak için akıyordu. Bir nefes alalım diyerek jipi durdurup indik... dere yatağına doğru yaklaşırken bir küçücük kaya parçasını oluşturduğu minicik şelale dikkatimi çekti... bakışımı onun üzerinde yoğunlaştırdım... gerçek olmayacak tüm görüntüleri mükemmel betimleyen çizgi filmlerdeki gibi çağıl çağıl akan bir şelale.. hata okular kapatıldığında yaz tatil ödevi için verilen ve her öğrencinin almak zorunda olup ta benim gibi pek çok öğrencinin okumaktan zevk almadığı an hikaye kitaplarındaki Ali ile Ayşe'nin köylerine yaz tatili yolculukları ve bu yolculuklarına daire anıları anlatan kitaplar... ve bu kitaplardaki dereler ve suluboya ile yapılmış köy resimleri kenarında akan dere resimlerini hatırladım... küçük şelaleye yaklaşıp diz çöktüm. sağ elimi de yere yasladım ve bedenimi itebildiğim kadarı ileri iterek başımı küçük şelaleye kadar uzatmayı başardım.... sol elimi şelaleye uzatıp su içmek istiyordum... elim suya değdiğinde hissettiğim ferahlığı anlatabilecek bildik bir deneyimim olmadığı için tanımlamadan geçebileceğim bir haz ile bir kaç yudum su içtim... ardında kendimi minyatür şelaleden geri çekip yere bağdaş kurarak oturdum... hemen yan tarafında yükselen ahlat onun altını sarmış böğürtlen dalları karşı kıyıda duran ahlat ağaçlarının arasından seçilen kirenler... annemin yağmurlu bir gecede gök gürültüsünün şimşekler ile karılıp evi doldurduğu bir gecede şehirli annelerin çocuklarını sakinleştirmek için anlattığı masallar yerine anlattığı bir anısı geldi aklıma... "baban ile evlendiğimizin kış ayı idi.... her zaman olduğu gibi baba annen .. senin hiç tanımadığın o yaşlı inatçı kadın yine ekmekleri kilit altına almış her gün tarhana çorbasının yanına bir dilim uzatarak kışı bitirmeye uğraşıyordu... daha baban askere gitmemiş büyük ablanı bırak ilk oğlum abiniz altı ayında rahmetli olan bile yoktu.. abinizde çok güzel bir çocuktu biliyon mu sarı kafa .. Allah ona çok gördüğü ömrü kalanlara, sizlere versin... bir tombuldu ki sorma... yumuk yumuktu elleri ayakları...nazara geldi çekemediler oğlumu...işte o abiniz bile yokken bitmek bilmeyen bir kıştı o kış.. kışın uzunluğumu, ekmeğin yokluğumu bilmem... bir gün babana dedim ki... adam ne olur Allah rızası için anana söyle, yatmadan bir dilim daha versin.. gündüz su yatıştırıyoruz nefsi de, gece olmuyor işte!... aç karna uyunmuyor!.. değimde, babanda; sabret be kızım sabret... şunun şurasında bahara ne kaldı... bak bahar geliyor.. kirenler, ahlatlar çiçek açıp meyve verecek sabret... şurada ne kaldı sabret... doyası yiyeceğiz, ahlatı.... karınlarımızı şişirip karın ağrısı çekene kadar yiyeceğiz kireni... karnımızı patlatasıya dolduracağız..." evet... açlıklarını bitirecekleri, midelerini doyasıya dolduracakları ahlat ağacından biri hemen yanımdaydı idi... kirenler ise karşı kıyıda... dağın zirvesindeki renk cümbüşünü onlarda hissetmişler miydi o günlerde... yeşilin her tonunun gün batımında güneşin bıraktığı kızıllık ile buluşması .. akça pakça bulutların ardına saklanmış mavinin kızıl ile halveti ile oluşan morun hatta eflatunu tüm tonlarını...
Yorumlar
Yorum Gönder